Kahve ve kahvehanelerin öyküsü

Kahvenin anavatanı hakkında bugün artık tartışmasız kesin bilgilere sahibiz. Güney Etiyopyanın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgedir. Çok eski zamanlardan beri yerli halk bu bitkinin tanelerini un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu.

Kahvenin Etiyopyadan sonraki ilk durağı Yemendir. Daha sonra Arabistan yarımadasının iç kesimlerine yayılmış, 1511de Mekkede Hayr Bey tarafından yasaklanmış, ardından büyük bir hızla Kızıldeniz ticaret yolunu izleyerek Nil vadisine ulaşmış, buradan da Kahireye girmiştir.

El-Ceziriye göre, kahveyi Yemene götüren kişi, Cemaleddin Ebu Abdullah Muhammed İbn Saiddir. Yemenin ticaret limanı Adende ikamet ettiği süre boyunca tarikat çevresiyle yakın ilişki kurmuş ve kahvenin yaygınlaşmasında öncü rol oynamıştır.

Mekke'de ulema tepkisine yol açarak yasaklanan kahvenin aynı dönemde Kahire sokaklarına taşan bir ilginin odağı haline gelmesi, serbestçe alınıp satılması, bu keyif verici içeceğin aynı zamanda ticari bir tüketim maddesine dönüştüğünün göstergesidir.

KAHVEYİ AVRUPAYA TANITAN KİŞİ

Prospero Alpinus adlı botanikçi, 1580-1583 döneminde Venedikin Mısır konsülü olan Giorgio Emonun bilimsel danışmanı sıfatıyla Akdenizin bitki örtüsünü araştırmak için Kahirede kalmış ve burada Halil Bey adındaki bir Türk yöneticinin bahçesinde kahve bitkisini inceleme fırsatını bulmuştur. Alpinusun 1592de yayınladığı De Plantis Aegypti Liber adlı kitabı, kahveyi Avrupaya tanıtan ilk bilimsel kaynak olarak kabul edilir.

Botanikçilerin kahvesi bilimsel açıdan ilginç bir bitkidir ama, insana keyif vermez. Bu keyfi ilk keşfedenler dünya nimetlerinden el etek çekmiş dervişler, bunu bütün insanlığa en geniş ölçekte yayanlar ise bu nimetlere adeta tapan tüccarlardır. Avrupanın kahveyi keşfetmesi, bir bakıma bilimsel merakın ötesinde, Ortaçağ baharat çılgınlığının miras bıraktığı doymak bilmez iktisadi pazarı besleyebilecek yeni bir tüketim maddesinin keşfi anlamına gelmektedir. Yakınçağ Avrupasının haz dünyasına, farklı bir zevk kültürü armağan eden bu esrarengiz içecek, 17. yüzyıldan itibaren artık Doğu-Batı ticaretinin tıkanmaya yüz tutmuş dolaşım sistemine, ihtiyacı şiddetle hissedilen taze kanı sağlayabilecek potansiyele sahiptir.

Kahve ticareti, 17 ve 18. yüzyıllar arasında Avrupadaki siyasi dengeleri belirleyen başlıca iktisadi ögelerden birisi olmuştur. İngiliz, Fransız ve Hollanda şirketlerinin birbirleriyle giriştikleri kıyasıya rekabet sonucu kahve üzerinden sağlanan zenginlik, artık Avrupa toplum hayatında bazı önemli dönüşümlere yol açıyordu.

AVRUPADA KAHVE İÇME ALIŞKANLIÐI

Avrupada kahve içme alışkanlığının ilk yerleştiği merkez Venedik olmuştur. 1615te Venedikte açılan kahvehanelerin 1645e doğru bütün İtalyaya dağıldıkları görülür. Kahve 1644te Marsilyada, hemen ardından da Lyondadır. Fransanın iç kesimlerine doğru hızla ilerleyen bu önüne geçilemez alışkanlık, 1669da Türk elçisi Süleyman Ağa tarafından Paris sosyetesine tanıtılır.

BURJUVAZİYE SESLENEN MEKANLAR

1650de Londrada İngiliz aristokratları tarafından beğeniyle karşılanan ve şöhretleri bugüne kadar ulaşan bir dizi kahvehane, 17. yüzyılın ikinci yarısında şehrin gündelik hayatındaki yerlerini almışlardır. Pariste entellektüel faaliyetlerin merkezi haline gelen kahvehaneler, Londrada daha farklı bir çevreye, yükselen burjuvaziye seslenen mekanlar olma özelliğini kazanırlar.

İSTANBULDA KAHVEHANELER

İstanbulda ilk kahvehane 1554-1555 yılında, Tahtakale semtinde, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adında iki Arap kökenli tüccar tarafından açılır. O tarihlerde Tahtakale, şehrin önemli ticaret merkezlerinden birisi olarak dikkat çekmektedir.

KANUNİ DÖNEMİNDEN 4. MURAD'A...

Kanuninin saltanat yılları, kahve içme alışkanlığının şehir hayatında henüz yeni kökleşmeye başladığı bir dönemi kapsamaktadır. İlk kahvehanenin açılmasıyla, padişahın ölüm tarihi olan 1566ya kadarki zaman zarfında kahve, şehir halkı tarafından tanınmış, ancak içildiği mekanlar birer muhalefet odağı niteliği kazanmamıştı. Ayrıca padişahın bu yeni içecekten zevk aldığı ve Topkapı Sarayında bir 'kahvecibaşılık' görevi tahsis ettiği bilinmektedir. Bunlar dikkate alındığında, Osmanlıda ilk yasaklama olayının bu zaman diliminde gerçekleşmediği sonucuna varabiliriz. Ebusuud Efendinin kahve yasağıyla ilgile metni, 2. Selim dönemine (1566-1574) tarihlendirmek daha doğru olabilir. Bu dönemden itibaren ulemanın dikkati, kahve alışkanlığının şehir hayatında doğurduğu sosyo-kültürel sonuçlar üzerinde yoğunlaşmış ve 1633te 4. Murad tarafından konulan şiddetli yasağın hukuki zemini yine bu çevre tarafından hazırlanmıştır. İstanbul kahvehaneleriyle ilgili bu yasak, önce halk arasında 'Koltuk kahvehaneleri' olarak tanınan gizli toplantı yerlerinin faaliyete geçmesiyle etkisini kaybetti. 4. Muradın 1640da ölümünden sonra tamamen gündelik hayattan silindi.

KAHVEHANE TÜRLERİ

Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde iki genel toplanma tipinden söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi 'Mahalle Kahvehaneleri', ikincisi de 'Esnaf Kahvehaneleri'dir.

MAHALLE KAHVEHANELERİ

Mahalle kahvehaneleri, İstanbulun yanısıra Anadolu ve Balkan şehirlerinde karşımıza çıkan en yaygın sosyalleşme mekanlarıdır. Buraları sadece sohbet mekanları değil, aynı zamanda dini-destani kitapların okunduğu ve çeşitli oyunların oynandığı yerler olmuştur. 16. ve 17. yüzyıllarda İstanbulu ziyaret eden batılı seyyahlar, bu mekanlarda en çok tavla ve satranç oynandığını, buna karşın Avrupada rağbet gören kağıt oyunlarının hiç tanınmadığını kaydetmektedirler. Müslüman mahallelerinde kahvenin yanısıra çeşitli soğuk şerbetlerin de içilebildiği bu mekanlar, özellikle Hıristiyan cemaatlerin oturdukları mahallelerde müşterilerine alkollü içecek de veren bir meyhane olma özelliğini de taşımışlardır.

ESNAF KAHVEHANELERİ

Esnaf kahvehaneleri ise şehrin daha çok ticaret bölgeleri sayılan Beyazıt, Aksaray, Eminönü, Galata ve Üsküdarda yoğunlaşmışlardır. Bu kahvehaneleri birer lonca merkezi olarak da tanımlamak mümkündür.

Kaynak :www.mutfakrehberi.com.tr